bisikletçinin amatörlükten bir üst seviyeye, yani o "pro" görünüme geçtiğini zannettiği o ilk günlerde yaşaması farz olan, fizikselden çok psikolojik ve karizmatik hasar bırakan yavaş çekim felakettir.

o pedalları ve altı krampon gibi tak tuk ses çıkaran ayakkabıları ilk aldığınızda, evde koridorda duvara tutunup 50 kere tak-çıkar provası yaparsınız. "tamam ya çok kolaymış, millet ne abartmış" özgüveniyle sokağa çıkılır. her şey harikadır, o çekme kuvvetiyle yokuşlar adeta dümdüz olmuştur, bacaklarınız bir piston gibi kusursuz çalışıyordur. ta ki o ilk kırmızı ışığa, aniden önünüze atlayan yayaya veya durmanız gereken ilk kavşağa gelene kadar...

beyniniz yılların alışkanlığıyla, tehlike anında ayağınızı pedaldan normal bir şekilde yukarı doğru kaldırmayı emreder ama ayak gelmez. pedala kilitli olduğunuz gerçeği beyninizin nöronlarına ulaştığında hızınız çoktan sıfıra inmiştir ve yerçekimi acımasızca galip gelmiştir. çaresizce, kesilmiş bir meşe ağacı gibi yana doğru, milim milim usulca devrilirsiniz. etraftaki arabaların, yayaların şaşkın bakışları arasında yerde bisikletle bütünleşmiş halde yatarken, o anki en büyük acı dizinizdeki kanayan sıyrık veya bükülen gidon sargısı değil, paramparça olan karizmanızdır. hemen hiçbir şey olmamış gibi yay gibi ayağa kalkılıp zincirle falan oynanır, tekerleğe bakılır ve etrafa "zaten durup bisikleti kontrol edecektim" mesajı verilmeye çalışılır. o ilk düşüş yaşanmadan kimse tam anlamıyla bisikletçi sayılmaz.