Altınızdaki o canım alüminyum jantları söküp, bir servet bayılarak aldığınız 50mm profil derinliğine sahip karbon jantları taktığınız o ilk an, aslında bisikletçilik hayatınızın en huzursuz döneminin başlangıcıdır. jantlar kutudan çıktığında odanın ortasına koyup karşısında kahve içersiniz, o mat dokusuna dokunup "vay be, aero dedikleri buymuş" dersiniz. ama asıl dram yola çıktığınızda başlar.

asfaltın en ufak bir pürüzünde bile "eyvah jant çatladı mı?" diye kalbiniz ağzınıza gelir. her çukur, her mazgal kapağı artık sizin için bir ölüm kalım meselesidir. fren yapmaya korkarsınız; "ya o özel fren yüzeyi aşınırsa, ya çok ısınırsa?" diye kuruntular yaparsınız. özellikle yan rüzgarların meşhur olduğu bir yerde sürüyorsanız (misal talas'tan aşağı inerken o yanal rüzgarı bir yersiniz), jantların sizi bir yelkenli gibi yoldan dışarı atma çabası adrenalin patlaması yaşatır. ama o "vuv vuv vuv" sesiyle yolda akarken herkesin size bakması, bütün o gerilimi bir anda unutturuverir.