"hazır alacağıma kendim toplarım, hem daha ucuza gelir hem de her parçasını ben seçerim" yalanıyla başlayan, sonunda ise hazır bisikletin iki katı maliyetle biten o meşakkatli süreçtir. önce o hayalinizdeki kadroyu (belki bir s-works, belki bir bmc) aylarca internette kovalarsınız. kadro gelince iş bitmez; vites seti ayrı dert, uyumlu orta göbek bulmak ayrı dert, o gidon boğazının açısı ayrı derttir.

her parça kargoyla geldiğinde evde bir bayram havası eser ama kredi kartı ekstresi geldiğinde o hava cenazeye dönüşür. parçaları birleştirmeye başladığınızda mutlaka bir vida eksik çıkar veya bir parça diğerine uymaz. haftalarca o eksik parçayı beklersiniz. sonunda bisiklet biter, tartıya koyarsınız; beklediğinizden 200 gram ağır çıkar. "olsun, ben yaptım" gururuyla yola çıkarsınız ama aklınızda hep o "+1" formülü (yeni bir kadro mu baksam?) vardır. toplama bisiklet bir hobi değil, iyileşmesi zor bir hastalıktır.
fizik kurallarının ve rüzgar direncinin kişisel bir saldırıya dönüştüğü o eşsiz deneyimdir. erciyes yoluna doğru tırmanırken veya sivas caddesi'nde dümdüz ilerlerken, rüzgarın her zaman tam karşıdan, hatta bazen çaprazdan tokat gibi çarpması durumudur. altınızdaki bisiklet ne kadar "aero" olursa olsun, o sert rüzgar vurduğunda kendinizi bir uçurtma gibi hissedersiniz.

özellikle kadronun o geniş karbon yüzeyleri, rüzgar için adeta bir yelken görevi görür. gidonu sıkı sıkı tutarsınız, vücudunuzu bisiklete iyice yapıştırırsınız ama o görünmez el sizi sürekli şeridin dışına itmeye çalışır. "rüzgar direnci azalsın diye bu kadar para verdik, rüzgar bizi oyuncak etti" diye söylenerek eve dönersiniz. ama o rüzgarın bir şekilde arkanıza geçtiği o nadir 3 dakikalık an vardır ki; işte o an kendinizi pelotonun en önünde sprint atan bir profesyonel gibi hisseder, 50-60 km/s hızlara çıkmanın tadına varırsınız.
teknolojiye ve modernizme duyulan o sahte güvenin en büyük kanıtıdır. internette reklamını görürsünüz; "zinciri sökmeden pırıl pırıl yapar" diyen o plastik aletlerden alırsınız. içine sıvıyı doldurur, zinciri takar ve çevirmeye başlarsınız. sonuç: her yer simsiyah yağ sıçramıştır, aletin içindeki fırçalar iki kullanımda yamulmuştur ve zincir hala o gri parlaklığına ulaşmamıştır. en sonunda "başlarım böyle işe" diyerek elinize o emektar, ucu bükülmüş eski diş fırçasını ve bir parça mazotu alır, 5 dakikada o tertemiz sonucu elde edersiniz. atölyenin kralı her zaman en basit çözümdür.
bisikletçilik tarihinin en büyük polisiye vakasıdır. her pedal çevirdiğinizde "çıt... çıt..." diye gelen o ses, aslında orta göbekten gelmiyordur ama siz öyle sanırsınız. bütün pazar gününüzü feda edip aynakolu sökersiniz, göbeği temizler, dünyanın en pahalı gres yağlarını sürer, tork anahtarıyla milim milim sıkarsınız. "tamam, bu sefer bitti" diyerek sokağa çıkarsınız ve ilk pedalda o ses size "selam" der.

o anki çaresizlik hissi tarif edilemez. gidonu sökersiniz, pedalları yağlarsınız, sele borusunu temizlersiniz... en sonunda o sesin aslında ayakkabınızın bağcığının ucundaki plastiğin aynakola çarpması olduğunu anladığınızda, elinizdeki o simsiyah yağ lekesiyle bir köşeye çöküp hayatı sorgularsınız. atölye işleri bazen sadece tamir değil, bir sabır testidir.
içine sadece bir adet iç lastik ve levye koymak amacıyla alınan, fakat zamanla içine yama seti, alyan takımı, yedek zincir baklası, kağıt para, ev anahtarı ve hatta küçük bir ilk yardım kiti sığdırılmaya çalışılan kara deliktir. çanta dışarıdan bakıldığında her an patlayacakmış gibi duran bir bombaya benzer. sele altında o kadar estetik duran bisikleti, arkadan bakıldığında "pazardan dönen amca bisikleti" moduna sokan bu ekipman, bisikletçinin en büyük güvenlik battaniyesidir. ne kadar minimal olmaya çalışsanız da o çanta hep "ya yolda kalırsam" korkusuyla biraz daha şişer.
Altınızdaki o canım alüminyum jantları söküp, bir servet bayılarak aldığınız 50mm profil derinliğine sahip karbon jantları taktığınız o ilk an, aslında bisikletçilik hayatınızın en huzursuz döneminin başlangıcıdır. jantlar kutudan çıktığında odanın ortasına koyup karşısında kahve içersiniz, o mat dokusuna dokunup "vay be, aero dedikleri buymuş" dersiniz. ama asıl dram yola çıktığınızda başlar.

asfaltın en ufak bir pürüzünde bile "eyvah jant çatladı mı?" diye kalbiniz ağzınıza gelir. her çukur, her mazgal kapağı artık sizin için bir ölüm kalım meselesidir. fren yapmaya korkarsınız; "ya o özel fren yüzeyi aşınırsa, ya çok ısınırsa?" diye kuruntular yaparsınız. özellikle yan rüzgarların meşhur olduğu bir yerde sürüyorsanız (misal talas'tan aşağı inerken o yanal rüzgarı bir yersiniz), jantların sizi bir yelkenli gibi yoldan dışarı atma çabası adrenalin patlaması yaşatır. ama o "vuv vuv vuv" sesiyle yolda akarken herkesin size bakması, bütün o gerilimi bir anda unutturuverir.
uzun ve yorucu bir turun ardından verilen o hak edilmiş kahve molasında, bisikletçinin en stratejik yeteneklerini sergilediği andır. o bisiklet, öyle alelade bir direğe, kimsenin görmediği bir köşeye bağlanamaz. çünkü o, sadece bir taşıt değil, sizin sosyal statünüzün, zevkinizin ve harcadığınız servetin bir göstergesidir.

kafenin bahçesine girilir, gözler adeta bir radar gibi en uygun açıyı arar. masanıza yakın olmalı ki çalınma paranoyası yaşanmasın; ama aynı zamanda kafeden geçen, oturan herkesin gözüne çarpacak kadar da "ben buradayım" demelidir. pedallar estetik bir açıyla ayarlanır, kask gidonun üzerine sanki bir tacı bırakır gibi itinayla yerleştirilir. kahve yudumlanırken göz ucuyla sürekli bisiklete bakılır. yoldan geçen biri bisiklete dönüp şöyle bir alıcı gözüyle baktığında veya yanındakine "vay be alete bak" dediğinde, o espresso dünyanın en lezzetli kahvesine dönüşür. aslında o mola dinlenmek için değil, o mekanik şaheseri sergilemek için verilmiştir.