100 kilometre ve üzeri, bol tırmanışlı, rüzgarla boğuşmalı ciddi bir turdan sonra eve dönüldüğünde yaşanan, midenin fizyolojik sınırlarını aşıp adeta bir karadeliğe dönüştüğü o eşsiz, vahşi andır.

tur boyunca yenen onca enerji barı, yutulan jeller, molalarda gömülen muzlar ve sodalar sanki hiç var olmamış gibi, bedenin "bana acil karbonhidrat ver, yoksa bayılacağım!" diye isyan ettiği saniyelerdir. kapıdan içeri girersiniz; kaskı, eldiveni bir kenara atarsınız. bacaklarınız pelte gibi olmuştur, yüzünüzde kuruyan terden tuz kristalleri birikmiştir. normalde ilk iş olması gereken "hemen sıcak bir duşa girmek" fikri bile o an beyninize ulaşmaz. doğrudan mutfağa, buzdolabına yönelirsiniz. dolabın kapağı açılır ve içerideki dünden kalan yemek, peynir, zeytin, ekmek, tatlı, kısacası yenilebilir her şey potansiyel bir av olarak görülür.

masaya oturup normalde bir porsiyonla tıkanacağınız koca bir tencere makarnayı tek başınıza nefes almadan gömersiniz. kesmez, üzerine ekmek arası abur cubur yaparsınız. beyniniz mideden gelen "yeter, ağzıma kadar doldum" sinyalini o kadar geç işler ki, o yarım saatlik yemek yeme krizinden sonra koltuğa yığılıp nefes alamaz hale gelirsiniz. "nasıl olsa 3500 kalori yaktım, metabolizma cayır cayır çalışıyor" yalanıyla vicdan rahatlatılır. ama o kemiklere kadar işleyen yorgunluğun üzerine gelen o muazzam tokluk hissi, dünyanın en güzel, en huzurlu uyku ilacıdır. koltukta öylece sızıp kalınır.