Yokuşların o dikleşen eğimini bir anda düze çeviren, rüzgarın direncini sanki görünmez bir elin yardımıyla kıran, teknolojinin pedallarla yaptığı en medeni anlaşmadır. Üzerine ilk bindiğinizde o ilk pedal darbesiyle gelen hafif ivmelenme, insana sanki süper güçleri varmış gibi bir çocuksu neşe veriyor. Yarış bisikletinin o saf performans hırsı ya da dağ bisikletinin vahşi doğası burada yerini, terlemeden menzil kat etmenin o rasyonel keyfine bırakıyor.

Benim için elektrikli bisiklet, ulaşımın o ter kokulu ve yorucu imajını silip yerine tertemiz bir konfor koymaktır. İş görüşmesine giderken o dik rampada kan ter içinde kalma korkusunu rafa kaldırmak, bataryanın o sessiz desteğiyle sanki her daim arkanızdan hafif bir rüzgar esiyormuşçasına süzülmektir. Menzil kaygısını (range anxiety) bir kenara bıraktığınız an, şehrin en uzak köşeleri bile birer mahalle bakkalı mesafesine iner.

Teknik olarak ağır bir gövdesi olsa da, o motorun sağladığı tork sayesinde ağırlığın sadece kağıt üzerinde kaldığını fark edersiniz. Rejeneratif frenleme ya da destek modları arasında geçiş yaparken aslında bir araç değil, geleceğin şehir içi ulaşım çözümünü sürdüğünüzü hissedersiniz. Akşam eve dönerken bataryayı şarj etmek, bir sonraki günün özgürlüğünü garantilemek gibi hissettiriyor bana.

Özetle; yorulmayı değil, yolu sevenlerin tercihidir. Bisiklete binmenin o en saf, en yormayan ve en çevreci halidir; ter dökmeden şehirle barışma sanatı diyebilirim.