Blog

  • bisiklet antrenmanında müzik dinliyor musunuz?

    bisikletle antrenmana çıktığımda genelde müzik dinliyorum ve bana iyi geliyor siz müzik dinliyor musunuz? dinliyorsanız hangi tür müzikler dinliyorsunuz?

  • bisiklet forum

    bir öğretmen olarak bugün bisiklet forum hakkında düşüncelerimi beyân etmek istiyorum sizlere. Bu mecra aslında çok değerli birer bilgi kütüphanesi olabilecekken, bazen kullanıcıların birbirini darladığı, yeni başlayanları bisikletten soğutan birer statü yarışına dönüşebiliyor. Teknik bir arızayı çözmek için girip, “Senin vites sistemin çöp” yorumunu alıp moraliniz bozuk bir şekilde çıkmanız işten bile değil.

    bu mecranın aslında daha önce üyesi olduğum vakit röntgenini çektiğim ve zincirleme yapılan sorunları eleştirel bir dille ifade edeceğim. aslında bu yazımın pozitif bir şekilde değerlendirilmesini rica ediyorum. direkt olarak taşlamak yerine, acaba nerelerde bizler hata yapıyoruz neden bu şekilde bir yorumla karşılaşıyoruz denilmeli.

    Ekipman Fetişizmi ve Marka Savaşları: Giriş seviyesi bir bisikletle foruma üye olup “Şehir içinde tur atmak istiyorum” dediğiniz an, karbon maşası olmayan bisiklete bisiklet demeyen bir kitleyle karşılaşırsınız. Soru ne olursa olsun, konu dönüp dolaşır ve bütçenizin üç katı olan o “üst segment” gruba bağlanır.

    “Arama Yapın” Gardiyanlığı: Yeni başlayan birinin heyecanla sorduğu “Hangi yağı kullanmalıyım?” sorusuna, yardım etmek yerine 2012 yılından kalma, linkleri kırılmış bir konuyu işaret edip “Arama yapmadan konu açmayın!” diyen dijital zabıtalar forumun neşesini baltalar.

    Bitmek Bilmeyen Yol vs. Dağ Tartışması: İki tarafın da birbirini asla anlamadığı, sanki farklı dinlere mensuplarmışçasına birbirlerini küçümsedikleri o bitmek bilmeyen polemikler. İncelen lastikler, büyüyen amortisörler arasında asıl mesele olan “sürüş keyfi” çoğu zaman unutulur.

    İkinci El İlanlarındaki “Sıfır Ayarında” İllüzyonu: İlana “Sadece 50 km binildi” yazılıp, fotoğraflarda kadrosunda derin çizikler görünen bisikletlerin pazaryeri. Fiyatlar ise genellikle sıfırından daha pahalıdır çünkü “üzerinde ekstralar vardır” (ekstra: 2 dolarlık suluk kafesi).

    Ego Rampaları: Bir teknik bilgi paylaşıldığında, konuyu sabote etmek için pusuda bekleyen “Ben 20 yıldır biniyorum” tayfası. Bilgi paylaşımından ziyade, kimin daha çok km yaptığı veya kimin bacak kasının daha define olduğu yarıştırılır.

    Pedallamaktan çok konuşmayı sevenlerin, birbirine teknik terimlerle üstünlük kurmaya çalıştığı ama yine de bir parça iç lastik için birbirine yardım etmekten geri durmayan tuhaf, nostaljik ve bir o kadar da yorucu oluşum.

  • yama seti

    bisikletçinin en çaresiz anında cebinden çıkardığı o küçük, plastik kutulu kurtuluş reçetesi.

    içinde bir adet solüsyon (nam-ı diğer bali çakması yapıştırıcı), birkaç tane farklı boyda pütürlü yama, bir parça zımpara ve eğer şanslıysanız plastik levye barındıran bu set; aslında sadece bir tamir kiti değil, bir meditasyon aracıdır.

    zımparalama sanatı: o deliğin etrafını zımparalarken gösterilen özen, hayatın geri kalanında pek az şeye gösterilir. iyi zımparalanmamış bir iç lastik, kendisine sürülen solüsyonu kabul etmeyen mağrur bir sevgili gibidir; yama asla tutmaz.

    bekleme süresi paradoksu: solüsyonu sürdükten sonra o “parmağa yapışmayacak kıvama gelme” süresi, bisikletçilik tarihinin en uzun dakikalarıdır. erken yapıştırırsan kayar, geç kalırsan kurur. tam o kıvamı tutturmak bir ustalık nişanesidir.

    turuncu kenarlı nostalji: o klasik turuncu kenarlı yamaların üzerindeki folyoyu çıkarırken gösterilen cerrah titizliği… eğer folyoyu çekerken yamanın kenarı kalkarsa, o sürüşün tadı tuzu kaçar, içe bir kuşku düşer.

    solüsyonun kuruması: setin en büyük ihanetidir. ihtiyacın olduğu o kara günde kutuyu bir açarsın, o minicik tüpün içindeki sıvı uçup gitmiş, tüp kurumuş bir kemiğe dönmüştür. yama elinde, sen yol kenarında öylece kalırsın. bu yüzden periyodik olarak tüpü mıncıklayıp doluluk kontrolü yapmak farzdır.

    yeni iç lastik vs yama: “yamalı lastikle uzun yola çıkılır mı?” tartışması bisiklet forumlarının bitmek bilmeyen polemiğidir. kimisi için yama bir gurur vesilesiyken, kimisi için “patlamaya hazır bomba”dır.

    yanına almadığında lastiğinin patlayacağına yemin edebileceğim, yanına aldığında ise sana garip bir özgüven veren ekipman. en kaliteli dış lastiği de kullansanız, o minik kutunun cebinizdeki varlığı her zaman bir b planınız olduğunu hatırlatır.

    yaması bol olanın dostu az, tecrübesi çoktur derler.

  • pompa

    bisikletçinin sırtındaki kamburu, sele altındaki sessiz muhafızı, yol kenarında kan ter içinde kalmışken uzatılan o kutsal asası.

    genelde evde duran o devasa, manometreli, “yer pompası” dediğimiz ağır abilerle karıştırılmamalıdır. söz konusu olan; formanın arka cebinden hafifçe sarkan veya kadroya o çirkin plastik kelepçelerle tutturulan “minik dev”dir.

    hakkında birkaç kelam etmem gerekirse;

    evdeki hesap çarşıya uyması: evde basarsın 100 psi’yı, oh mis dersin. ama o lanet olası cam kırığı lastiğe girdiğinde, yol kenarında el kadar pompayla 30-40 psi basabilmek için verdiğin o kol kası mücadelesi… işte o an bisikletçinin gerçek sabrının sınandığı andır.

    presta vs schrader kavgası: iğne uçlu mu olsun, araba sibop mu? yolda kalmış birine “pompan var mı?” diye sorduğunuzda aldığınız “var ama ucu uymaz” cevabı, ıssız bir ormanda duyabileceğiniz en hüzünlü cümledir. (neyse ki artık çoğu çift taraflı ya da içten çevirmeli çıkıyor da bu dram son buluyor).

    co2 tüpü vs klasik pompa: zamane gençliği “basıyorum tüpü, saniyede doluyor” dese de, gerçek emektarlar o metal kolu ileri geri itmenin ritmik huzurunu (veya öfkesini) bilirler. tüp biter, pompa bitmez; pompa sadıktır.

    manometre fantezisi: el pompası üzerinde basınç göstergesi olması büyük bir lükstür. genelde “parmakla lastiğe bastırıp ‘taş gibi oldu ya bu’ deme” metodolojisi hala geçerliliğini korur.

    hortumlu modellerin asaleti: sibobu kırmadan, o narin presta iğnesini yamultmadan hava basmayı sağlayan hortumlu el pompaları, mühendislik harikasıdır. direkt siboba takılanlara nazaran, o panik anında hayat kurtarır.

    “lastik patlamaz yeaaa” diyerek evde bırakılan her pompa, aslında o gün lastiğin patlayacağının yazılı olmayan garantisidir. cebinizde ağırlık yapmasın diye almadığınız o 100 gram, size 10 kilometrelik bir yürüme mesafesi olarak geri dönebilir.

    basın havayı, sürün keyfinize.

  • gözlük

    sadece bir stil ikonu değil, bisiklet üzerindeyken dünyayı daha net görmenizi sağlayan, rüzgarı ve davetsiz misafirleri (sinek, toz, taş) sizden uzak tutan en kritik donanım.

    başlarda “normal güneş gözlüğüyle olmaz mı?” dedirtse de, ilk 40-50 km/s hızda gözünüzden yaş gelince veya bir kamyonun arkasından fırlayan o minik taşın “tak” diye cama vurmasıyla değerini anladığınız o şaheser hakkında birkaç madde:

    rüzgar bariyeri: bisiklet gözlüğü, gözü tamamen çevreler. sıradan güneş gözlüklerinin aksine, yanlardan ve üstten hava girmesini engelleyerek korneanın kurumasını ve uzun sürüşlerde göz yorgunluğunu önler.

    fotokromik lens (nam-ı diğer geçişli lens): sabahın köründe karanlıkta çıkıp, öğlen sıcağında güneşin altında sürenler için hayat kurtarıcıdır. ışığa göre rengi kendiliğinden açılır veya koyulaşır. “tünel içine girince önümü göremiyorum” derdine son verir.

    kontrast artırıcı teknolojiler: (prizm, chromance vb. markaların kendi isimleri vardır) yoldaki çukuru, mucuru, asfaltın dokusunu çok daha net görmenizi sağlar. gölgeyle aydınlık arasındaki farkı minimize eder.

    buğu meselesi: tırmanış yaparken veya kırmızı ışıkta durduğunda camların anında buğulanması bisikletçinin en büyük imtihanıdır. kaliteli gözlüklerdeki hava kanalları ve kaplamalar bu durumu “neredeyse” yok eder.

    kask uyumu: gözlüğün saplarının kaskın kayışlarının üstünden geçmesi gerektiği yazılı olmayan bir kuraldır (estetik ve kaza anında gözlüğün kolayca fırlayabilmesi için). ayrıca kaskın arka deliklerine (docking station) ters takılıp taşınması, o “pro” havayı anında verir.

    şeffaf lens: gece sürüşlerinin olmazsa olmazıdır. güneş olmasa bile o tozun, toprağın göze kaçmasını engeller.

    “gözlüğüm yoksa çıplak gibiyim” dedirten, sizi hem güneşten hem de yolun sürprizlerinden koruyan kalkan. 2 liralık işporta gözlüğüyle gözünüzü riske atmayın, uv korumalı ve darbelere dayanıklı (polycarbonate) bir modelle yola devam edin.

    görüşünüz net, yolunuz açık olsun.

  • kask

    bisiklet üzerindeyken rüzgarı hissetmekle asfaltı hissetmek arasındaki o ince çizgiyi belirleyen yegane ekipman. sadece bir aksesuar değil, bisikletçinin sigortasıdır.

    yeni başlayanlar için “gerek var mı ya?” sorusuna neden olan, profesyonelleştikçe “onsuz bakkala bile gitmem” dedirten bu icat hakkında birkaç kelam etmem gerekirse:

    estetik mi can mı?: başta kafada “mantar” gibi durduğunu hissettirip özgüven kırsa da, doğru kaskı (kafa yapınıza uygun olanı) bulduğunuzda tarzınızın bir parçası haline gelir. unutmayın, hiçbir saç şekli beyin sarsıntısından daha havalı değildir.

    mips teknolojisi: son yıllarda sözlükte ve forumlarda sıkça duyduğumuz, beyni dönme kuvvetlerinden koruyan o sarı iç katman. bütçe elveriyorsa mips’li bir model tercih etmek, “keşke” dememek adına mantıklıdır.

    son kullanma tarihi: sanılanın aksine kasklar ömürlük değildir. kaza yapmasanız bile içindeki köpük (eps) zamanla kurur ve darbe emme özelliğini kaybeder. genelde 5 yılda bir, ama sert bir düşüşten sonra anında emekli edilmelidir. çünkü kask tek kullanımlıktır; görevini bir kere yapar ve biter.

    havalandırma: yazın o 40 derece sıcağında tırmanış yaparken kafanızın fırın gibi olmasını istemiyorsanız, delik sayısı ve hava kanallarının tasarımı hayati önem taşır.

    çene kayışı ayarı: kulağın tam altında “y” harfi oluşturacak şekilde ayarlanmalı, çene altından da bir parmak mesafe bırakılmalıdır. kafanın arkasında sarkan veya gevşek duran kask, kaza anında kafadan fırlar ve bir işe yaramaz.

    “bana bir şey olmaz” diyenlerin değil, “olursa kafamda kalsın” diyenlerin baş tacıdır. rengi, markası, fiyatı ne olursa olsun; kafanıza oturan ve dünya standartlarına (en1078 gibi) uygun bir kaskınız mutlaka olsun.

    tekerinize taş, kafanıza asfalt değmesin.

  • hangi tür bisikletleri sürüyorsunuz?

    selam bisiklet sözlük, ben bir öğretmen olarak okula giderken şehir bisikleti tercihim oluyor normal zamanlarda da giant yol bisikletim var. peki sizler hangi tür bisikletlere biniyorsunuz? içimden hep dağ bisikleti almak geçiyor fakat yaşadığım şehirde beraber çıkacağım kimse yok maalesef 🙁

  • bisiklet sözlük

    bisiklet sözlük çok güzel bir proje olmuş elinize sağlık ben artık burada olurum mobilden giriş yaptığım zamanda çok kolay basit ve anlaşılır bir site olmuş umarım ilerleyen zamanlarda çok daha iyi yerlere gelir.

  • klasik bisiklet

    karbon fiber ve elektronik vitesli dünyasına karşı açılmış en estetik savaş, zamanın paslanmaya kıyamadığı bir sanat eseridir. üzerine bindiğinizde sadece yola değil, sanki bisiklet kültürünün o tozlu ama asil tarihine doğru bir yolculuğa çıkarsınız. o incecik çelik boruların (genelde columbus veya reynolds) zarafeti, bugünün hantal ve kalın kadrolarına inat “ben buradayım” diye bağırır.

    benim için klasik bisiklet, hızdan ziyade bir duruş ve aidiyet meselesidir. vites kollarının kadro üzerinde (down tube) olması, o vites geçişlerindeki mekanik tıkırtı ve deri selenin (brooklyns vs.) zamanla sizin vücudunuzun şeklini alması, makineyle aranızda kurulan en organik bağdır. o kromajlı maşanın güneş altındaki parıltısı, sadece yolu değil, sizin o anki ruh halinizi de aydınlatır.

    bugün en pahalı karbon bisiklete binseniz bile, bir kafenin önüne bıraktığınızda kimse dönüp bakmazken, bakımlı bir klasik bisikletin etrafında hemen bir meraklı kitlesi toplanır. evet, yokuşlarda biraz daha ağırdır, belki frenleri bugünün hidrolik diskleri kadar keskin değildir ama o çeliğin yoldaki titreşimi emişindeki o yumuşaklık (comfort of steel) başka hiçbir materyalde yoktur. bazen kendimi sadece o kadro üzerindeki el işçiliği lugları (birleşim yerleri) incelerken ya da güneş batarken gölgesinin asfalta düşüşünü izlerken buluyorum.

  • katlanır bisiklet

    modern şehir hayatının o bitmek bilmeyen keşmekeşine, toplu taşıma çilesine ve “bu aleti nereye koyacağım?” derdine çekilmiş en okkalı resttir. üzerine bindiğinizde kendinizi bir sirk ayısı gibi hissedeceğiniz o ilk anları atlattıktan sonra, aslında altınızdaki o küçük tekerlekli canavarın size nasıl bir hareket alanı tanıdığına şaşırırsınız.

    benim için katlanır bisiklet, özgürlüğün bagaja, vapurun bir köşesine ya da ofis masasının altına sığabilen halidir. o meşhur menteşelerin “çıt” sesiyle birleşip ikiye katlanması, aslında sadece bisikleti değil, gitmek istediğiniz yerle aranızdaki tüm lojistik engelleri de ortadan kaldırır. 20 inçlik o çevik tekerleklerin kaldırım kenarlarında, dar sokaklarda verdiği o manevra kabiliyeti, büyük jantlı abilerinin hantallığına inat bir kıvraklık sunar.

    kendi yorumuma gelirsek; çoğu kişi “yokuşta çekmez, hızı yoktur” diye burun kıvırsa da, doğru vites aralığıyla donatılmış kaliteli bir katlanır, şehir içinde pek çok performans bisikletini terletir. hele o vapurdan inip, kalabalığın arasından sıyrılıp, tek hamlede bisikleti açıp pedallamaya başlamanın verdiği o “sistemi hacklemiş” olma hissi paha biçilemez. bazen kendimi bir kafede kahve içerken yan masadaki sandalyeye bisikletimi yaslamış, ona bir evcil hayvanmış gibi bakarken buluyorum.